İşte beklediğim fırsat nihayet çıktı ve Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün açtığı serginin haberleri basına yansıyınca, notlarını çıkardığım halde “Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı”na koyamadığım Abdülhamid’in petrol savaşı bölümünü yazmak boynumun borcu oldu.
Malum, Sultan II. Abdülhamid
döneminin çeşitli sebeplerle karanlıkta kalmış pek
çok noktası var. Bunlardan birisi de, Osmanlı ülkesini
demir bir ağ içine alma, sonradan Onuncu Yıl Marşı’nda dile
geldiği üzere, ülkeyi ‘demir ağlarla örme’ projesidir.
Bunu ham ve aceleci hükümlerle ‘Alman emperyalizmine peşkeş
çekmek’ olarak sunan tarihçimizin ismini vermeyeyim;
çünkü çok yaygın ve orta malı bir kanaattir.
Hicaz Demiryolu hakkında çok şey
söylenebilir; ama herhalde tamamen yerli sermaye ile ve yerli
mühendis ve işçilerle ve dahi, başta padişah olmak
üzere Osmanlı halkından ve İslam âleminden bir seferberlik
halinde toplanan yardımlarla (bu yardımların içerisine kurban
derileri de dahildir) gerçekleştirilmiş olması, öncelikle
söylenmesi gerekenler arasındadır. Projelendirilmesinden
uygulanmasına kadar yerlidir ve Cumhuriyet dönemindeki Türk
şimendiferciliğinin temeli bu projenin tatbiki yıllarında atılmıştır.
Bir uzmanın (Yakup Kalgay) deyişiyle, “Hicaz Demiryolu,
bugünkü Türk şimendiferciliğine geniş
ölçüde bir tatbikat alanı, tecrübe ve meleke
okulu olmuştur. Ve gerçekten bugün (1945 Kasım’ında
yazıyor) işbaşında bulunan mühendislerimizden bir kısmı, bu
tatbikat alanında stajlarını tamamlamış, salâhiyet, ehliyet
imtihanlarını başarı ile vermiştir.”
Demek ki, Hicaz Demiryolu’na bakarken sadece 1.465 kilometre uzunluğunda dev bir tesis olmaktan öte, yerlilik ve Türk demiryolculuğunun okulu olma keyfiyetlerini de vurgulamak önemlidir. Ancak önemli olan başka bir nokta daha var ki genellikle ihmal edilir: Bu projenin Abdülhamid’in enerji politikasıyla yakın ilgisi.
Öncelikle tarihimizin ne kadar sığ
ve sebep-sonuç bağlantısı olmadan anlatıldığına bir örnek
olmak üzere Birinci Dünya Savaşı’nın ana gerekçesini
petrolün oluşturduğuna dikkat çekmemiz şart. Yani temel
sorun, İran, Irak, Suriye, Kuveyt, Azerbaycan vs. gibi yerlerdeki
petrole hangi emperyalist ülkenin daha önce ulaşacağı
sorunuydu. Çünkü dünyanın gelecekteki en
önemli enerji kaynaklarının ‘Ortadoğu’da yoğunlaştığı
anlaşılmıştı. Daha 1882’de İngiliz Amirali Fisher, dünya
üzerindeki kontrollerinin, gemilerinde kömür yerine
petrol kullanmaya bağlı olduğuna inandırmaya çalışıyordu Savunma
Bakanlığı’nı. Petrolün kaynağı ise Ortadoğu’daydı. Öyleyse?
Ancak bunun karşısında Abdülhamid
iktidarının sonlarında Almanlara verilen Bağdat Demiryolu ihalesi kalın
bir duvar oluşturacağa benziyor, Hindistan’daki İngiliz hakimiyetini
bile tehdit edeceğinden korkuluyordu. Proje gerçekleşirse
Bakü ve İran’da gemileri için petrol çıkarmaya
uğraşan İngiliz emperyalizmi, Almanya’dan başlayan ve
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bulgaristan, Sırbistan ve Osmanlı
Devleti’yle Basra Körfezi’ne bağlanan binlerce kilometrelik duvara
toslayacak ve müttefiki olan Rusya’yla bağlantısı kopacaktı. Yani
Bağdat Demiryolu, böyle bir demir perde gerecekti İngiliz
emperyalizminin karşısına.
Ne var ki, ‘demir perde’ projesinin en
zayıf halkası, Sırbistan’dı. Bütün mesele, Sırbistan’ın hangi
cephede kalacağı noktasında düğümleniyordu. Sırplar Almanları
tercih ederse İngilizler, İngilizleri tercih ederse Almanlar şapa
oturacaktı. İşte Birinci Dünya Savaşı’nın bir Sırp anarşisti
tarafından Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Arşidük’üne
karşı gerçekleştirilen suikast sonucu çıkmasının
gerçek sebebi, Ortadoğu petrollerine uzanacak hattın zayıf
halkasının kimde kalacağı meselesiydi.
Zaten daha 1896’da Bağdat Demiryolu,
Konya’yı Berlin’e
bağlamıştı bile. İş, Konya’dan Bağdat’a uzanmaya kalmıştı. Böylece
Osmanlı ülkesinin iç pazarı, Avrupa kanalından dünya
pazarlarına bağlanmış, öbür taraftan 1900 yılında Sultan’ın
iradesiyle başlanan Hicaz Demiryolu, Osmanlı’nın bu defa yabancı
devletlerin yardımı olmadan Ortadoğu’ya karadan bir kanal açma
harekâtı olacaktı.
Aslında Hicaz Demiryolu, Sultan Abdülhamid’in imparatorluğu kurtarma projesinin bir parçasıydı. Yalnızca içerideki ekonomik canlanmayı temin etmeyecekti bu projenin gerçekleşmesi, aynı zamanda yakın bir gelecekte kopması muhtemel kıyamet öncesinde Osmanlı kuvvetlerinin seri hareket edebilmesini de sağlayacak, petrol bölgelerine yönelik bir emperyalist hücumunu da önleyebilecekti. Yani Hicaz Demiryolu’nun gerçek yapılma sebebi, Yavuz Sultan Selim’in, Osmanlı fetihlerinin yönünü doğuya çevirmesindeki sırla alakalıydı. Nasıl Yavuz, İran, Suriye ve Mısır fetihleriyle Portekiz’in Hind Okyanusu’ndaki etkinliğine karadan giderek bir cevap vermişse, torunu olan II. Abdülhamid de Hindistan ve Mısır’ı kontrolü altına alan İngiliz emperyalizmine yine karadan bir yol bularak karşılık veriyor, kurtların iştahlarını kabartan enerji havzalarına sahip çıkıyordu.
Bunu, Bağdat ve Hicaz demiryollarının geçtiği noktalar ile petrol çıkan bölgeleri gösteren haritaya baktığınızda daha net olarak görebilirsiniz. Ne tuhaf, değil mi! Tren hatları, petrol çıkan bölgelerden geçirilmiştir. Ve bu Abdülhamid de çok olmaktadır artık...
Nitekim 1908 yılının Mayıs’ında
Concession Sydicate Limited
şirketinin operasyon şefi George B. Reynolds, İran sınırları
içindeki Mescid-i Süleyman bölgesinde dünyanın o
zamana kadar gördüğü en zengin petrol yataklarını
patlattığında Abdülhamid iktidarının sonu da gözükmeye
başlamıştı. Ne gariptir ki, Mayıs 1908’de petrol bulunmuş, bundan
sadece ve sadece 2 ay sonra Jön Türk isyanı başlamış ve
temmuz ayında Abdülhamid, Meşrutiyet’i ilan ederek iktidarı
bırakmak zorunda kalmıştı.
Velhasıl, petrol, bir devlet başkanının daha başını yemişti. Ama bu, ne ilk, ne de son olacak, sadece 10 yıl sonra bu defa, onu devirenler de kullanılarak Osmanlı Devleti yıkılacak ve Abdülhamid’in petrol haritasında işaretlediği hemen bütün noktaların kontrolünün şaşırtıcı bir hızla İngilizlerin eline geçtiği görülecekti. 1918 yılının 1 Kasım’ını 2 Kasım’a bağlayan gece vatanı terk eden Enver Paşa, gitmeden önce yaveri Mersinli Cemal Paşa’ya, Siyonizm’in oyununa geldiklerini ve en büyük hatalarının Sultan Hamid’i anlayamamak olduğunu söyleyecekti. Haklıydı belki; ama ne çare ki, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti.